‘Yüzde 50 oyumuz var, iki kişi temsil edilmeliyiz’

Gazeteci ve Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF) Türkiye Temsilcisi Erol Önderoğlu, bugün Türkiye’de hâlâ “Bilgi edinme hakkı” üzerine tartışmanın aslında ülke olarak durduğumuz yeri gösterdiğini söylüyor. Avrupa’da daha detaya yönelik konuların tartışılabildiğini vurgulayan Önderoğlu, Türkiye’de ortaya konabilen başlıkların medya özgürlüğü, ifade özgürlüğü, bilgi edinme gibi en temel haklar olduğuna dikkat çekiyor. Önderoğlu ayrıca Türkiye’de belirli bir “devlet sırrı” tanımı yapılmadığı için kamuda her türlü bilginin “devlet sırrı” kapsamında saklanabildiğini söylüyor.

Türkiye’de Medya Bağımsızlığı, İstanbul Bilgi Üniversitesi ‘nde gerçekleştirilen Bilgi Edinme Kolokyumu’nun ikinci oturumunda tartışıldı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nen Prof. Dr. Aslı Tunç’un yönettiği oturuma gazeteciler Mirgün Cabas, Kemal Göktaş ve Erol Önderoğlu katıldı.

Mirgün Cabas, “medeni memleketlerde” insanların bilgi edinme yasası ile her aşamada iktidara müdahil olabildiğini, bir sonraki seçimi beklemek zorunda bırakılmadığını söylüyor ve Türkiye’de bilgi edinme yasasının kötü işletildiğini ifade ediyor. Cabas’a göre Türkiye’de insanlara, rahatsız oldukları bir uygulama ile ilgili fikir beyan edebilme yerine yalnızca seçimlerde partiyi oylama seçeneği sunuluyor.

Cabas, kamuoyunun bilgi edinmesinde tartışma programlarının önemli bir yeri olduğunu söylüyor. Konunun taraflarını, sorumlularını ekrana çıkarmaya çalıştığını söyleyen Cabas, özellikle iktidar partisinden konuşmacıların tartışma programlarına gelmemek gibi eğilimleri olduğunu söylerken, kabul edenlerin ise farklı isteklerde bulunduğunu söylüyor. İktidar partisinden dört kişilik tartışma programına “yüzde elli oyumuz var, iki kişi temsil edilmeliyiz” diye talep aldığını, böyle durumlarda sağlıklı bir fikrin, tartışmanın önündeki engeller oluştuğunu vurguluyor.

Benzer aksaklıkların siyasi kanallarda da olduğunu söyleyen Cabas, Yalçın Akdoğan’ın başbakan yardımcısı olarak milletvekillerinin soru önergelerine cevap verme görevi olduğu halde 100’ü aşkın soru önergesinden hiçbirine cevap vermediğini söylüyor: “Milletvekilinin bilgiye erişmesi gerekir ki biz de kamuoyu olarak o bilgiye ulaşabilelim.”

Gazeteci Kemal Göktaş ise, medya- AKP ilişkisini iki döneme ayırdığını söylüyor. AKP’nin tam iktidar olamaması ve darbe tehdidi hissetmesi nedeniyle 2002-2008 yıllarında medyanın AKP’ye yönelik eleştiri yapabildiğini, 2007 yılından sonra da bazı gelişmeleri medyada çoğulculaşma dönemi gibi algıladıklarını söylüyor.  Göktaş sözlerine; “2007 yılında kamu bankasının verdiği krediyle büyük bir gazeteye hükümet tarafından adeta el konuldu. Sahiplik yapısı, akrabalık bağları, o gazetenin bir tür ‘kamulaştırılması’na işaret ediyordu.” diyerek devam etti ve beklentilerin tam tersine o dönemde medyanın iktidar tarafından hızla ele geçirildiğini anlattı.

İktidarın medya üzerindeki gücünü değişen dengelerle örnekleyen Göktaş başından geçen bir olayı şu sözlerle aktarıyor; “Bugüne dair ciddi bir güç olduğunu bildiğimiz  Gülen cemaati için şu an korkmadan, rahatlıkla konuşabiliyoruz. O günlerde gazetelerde Fethullah Gülen haberi yapmak intihar bombacısı olmakla eşdeğerdi. Ben doktora öğrencisiyim. Doktora tezi önerisinde telefondaki hocama Fethullah Gülen dediğim için hocanın yaşadığı endişeyi görmeliydiniz. Güç odağı hakkında Haber yapamaz durumdaydık.”

Kemal Göktaş günümüzde iki tür gazeteciliğin yarıştığını söylüyor. Ana akım medyada hala mücadelenin sürdüğünü ancak İktidarın, bütün medyayı kendi sözcüsü, kendi propagandasını yapması gereken bir mecra olarak algıladığını sözlerine ekliyor.

  • Delicious
  • Facebook
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Twitter
  • RSS Feed

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir