Öğretmen gözüyle Türkiye’de öğretmenlik

“Öğretmen gözüyle Türkiye’de öğretmenlik mesleği” başlıklı konuşmasında doktora çalışmasının saha bulgularını paylaşan Ece Cihan Ertem’e göre, öğretmenlerin yüzde 80’i meslekî saygınlıklarının azaldığını düşünürken sadece yüzde 8’lik kesimmeslekî saygınlığın arttığı görüşünü taşıyor. Öğretmenlere göre meslekî saygınlığın azalmasının başlıca nedenleri ise düşen maaşlar ve Milli Eğitim Bakanlığı politikaları.

Doktora çalışmasında neoliberal eğitim politikalarıyla Türkiye’de öğretmenlik mesleğinde statü, prestij ve rol değişimini inceleyen Ece Cihan Ertem, Sosyoloji ve Eğitim Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin (SEÇBİR) davetiyle geçtiğimiz günlerde İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde konuştu. Araştırmasında öğretmenlik mesleğinin toplumsal rolünün ve statüsünün değişiminde 12 Eylül 1980 askeri müdahalesini bir dönüm noktası olarak kabul eden Ertem, 1008 öğretmenle yaptığı yüzyüze anket ve derinlemesine mülakatlarla 1960’li yıllarda toplumun entelektüelleri olarak görülen öğretmenlerin günümüzde bu toplumsal statüyü kaybetmiş göründüğünü belirtiyor.

En temel sorulardan birinin ilkokul öğretmenlerine yönelttiği “mesleğinizi prestijli buluyor musunuz?” sorusu olduğunu ve aldığı cevaplarda öğrentmenlerin yüzde 50’sinin mesleğini hiç prestijli bulmadığı, yüzde 20’lik bölümün ise mesleklerini hiç saygın ve prestijli bulmadıklarını belirtiyor. Ankete katılan öğretmenlerin yüzde 70’lik bölümünün mesleğini yeterince prestijli bulmadığını aktaran Ertem, meslek prestiji çalışmalarının Türkiye’de gerek sendikalar tarafından hem de Milli Eğitim Bakanlığı tarafından zaman zaman yapıldığını o yüzden bu değerlerde inme, çıkma gibi durumların olabileceğini söylüyor.

Ertem’e göre “Sendikaların kapatılması öğretmenlik mesleği için oldukça önemli. 1980’de sendikalar kapatılıyor ve 1988 yılına kadar meslek örgütü diyebileceğimiz dernek ve sendikaları göremiyoruz. 1990’da sendikalar tekrar yavaş yavaş kuruluyor. Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) kuruluyor. Yani şunu söyleyebiliriz, neredeyse 10 yıllık bir dilim içerisinde artan bir sendikacılık dönemi var. Yani bu durum meslek profesyonelliği açısından ilkokul öğretmenlerini oldukça etkiliyor.’’

Sözlerine 12 Eylül dönemi sonrası görüştüğü öğretmenlerle yaptığı mülakatlardan bahsederek devam eden Ertem, o dönemde öğretmenlik yapan öğretmenlerin uzun dönem boyunca mesleklerinden men edilen öğretmenler olduğunu, bu durumun öğretmenlik mesleğinin imajı ile ilgili kötü göründüğü, başka mülakatlarda öğretmenin teröristlere yardım eden okumuş kişi olarak lanse edildiğini söylemişler. 1980 döneminde öğretmenlik yapmış başka biri ile yaptığı mülakattan bahseden Ertem: “1980’lerin ortasına kadar Hakkari’de çalışmış ve pek çok arkadaşının göz altına alındığına, hapsedildiğine şahit olmuş. Üstelik bu konuştuğum kişi politik çizgi olarak kendisini solcu olarak tanımlamayan birisiydi ve şöyle bir şey söylemişti. ’12 Eylül’den sonra yani 80’lerin ortalarından sonra bizim itibarımız çok düştü çünkü teröristlere yardım eden, onların önünü açan, onlara fikir önderliği eden, toplum önderi olan kişilerin öğretmenler olduğu bize söylendi. Bu yüzden devletin gözünde üvey evlat muamelesi gördük, toplum içerisinde kınandık’ demişti.”

“İhbar mekanizmaları öğretmenlerin mesleki özgürlüklerini kısıtlıyor”

Sözlerine ihbar mekanizmalarından bahsederek devam eden Ertem şu şekilde devam etti. ‘‘Alo 147 ve BİMER ihbar hattından bahsetmek istiyorum. Alo 147 sadece öğretmenler için açılmış olan bir hat. Yani bu hat üzerinden sadece öğretmenleri şikayet edebiliyorsunuz, görüştüğüm okul müdürleri, idarecilerin verdiği bilgiye göre buradaki şikayetlerin isimsiz de yapılabileceği bilgisini aldık. Yani anonim olarak herhangi bir kişisel husumet veya iletmek istediğiniz bir husus var ise bunu bir öğretmenin ismini vererek örneğin, “Öğretmen sınıfta çocuğumu dövdü” gibi bir raporlama sistemi ile MEB’e iletebiliyorsunuz. Bunu yaparken herhangi bir isim, imza, kimlik bilgisi belirtmek zorunda değilsiniz. Bu durum öğretmenler üzerinde benim gördüğüm kadarıyla bir baskı mekanizması haline gelmiş. Yani ‘her an devlet beni gözetleyebilir’, ‘her an şikayet edilebilirim’ ve ‘şikayet eden kişi eski bir iş arkadaşım, husumet yaşadığım biri değil tamamen isimsiz biri de olabilir’. Sadece bu mekanizmanın varlığı bile ilköğretim öğretmenleri için baskı yaratıcı bir duruma dönüşmüş. BİMER’de isim, soy isim, kimlik bilgileri gerekiyor. Fakat her koşulda öğretmenin kendisini şikayet eden kişinin ve bunu değerlendirenlerin olması öğretmenin hareket alanını kısıtlamasına, mesleğini özgürce yapmasını etkileyen faktörlere dönüşüyor.’’

 

Dört bir yanı çevrilmiş öğretmen modeline adım adım götüren bir yönerge olduğunu düşünüyorum.

Öğretmen eğitimi ve atamalar ile konuşmasına devam eden Ertem sözlerine, ‘‘Aydın kişiden eğitim robotuna dönüşüm yolunda öğretmen eğitiminin, öğretmen yetiştirme sisteminin ne gibi bir etkisi olduğu 1980’den 2013’e kadar. 1989 yılına kadar öğretmen yetiştirme sistemi daha çok ilkokul öğretmenleri için köy enstitüleri, öğretmen liseleri ve yüksek okulları olan öğretmen okulları ile oluyordu. 1989 yılından sonra bütün öğretmenler dört yıllık bir eğitime tabi tutuluyorlar. Fakat bu eğitimin içeriği nasıl değişiyor? Yani üniversite eğitimi öğretmenlere ne getiriyor? Biraz bunun üzerine de çalıştım, öğretmenleri bu konuda dinledim. Özellikle eski öğretmenlerle görüştüm, 30-40 yıldır bu mesleğin içinde olanlar kendi eğitimlerinin daha bütüncü bir eğitim olduğunu söylüyorlar. Örneğin bir ilköğretim öğretmeninin müzikle ilgilenen, resim yapabilen, en azından genel bir bilgisi olan, yine aynı şekilde pek çok ders ile ilgili genel bilgilere sahip olan, kendisi isteyerek bu mesleği seçmiş kişi olarak tanımlıyorlar. Şimdi ise üniversite sınavında öğretmenlik mesleğini seçmiş kişilerin başka bölümler istediği, bu bölümlere puanları yetmeyince mecburen öğretmenlik bölümlerine girdikleri ve girdikten sonra motivasyonlarının çok yüksek olmadığını ve aynı zamanda kendilerine verilen yetkilerin mesleklerini yaparken kendilerine yetmediğini fark ettim.”

“Dünyadaki neoliberal sistemin Türkiye’deki öğretmen sistemine de etkileri var. Öğretmen yetiştirme konusunda dünya bankası çerçevesinde öğretmen yetiştirme milli komitesi kuruldu. YÖK’ün kurduğu bu komite aslında 1996 yılında öğretmenlerin nasıl yetiştirileceğine dair çok temel bazı değişiklikler getiriyor. Oluşturdukları yönergeye göre eğitim fakültelerinin içinde çok fazla teorik ders var, bu yüz YÖK eğitim fakültelerinin derslerini çok daha sadeleştirmeye, biraz daha teoriden ve eğitim birimlerinden ziyade öğretmenin daha yapan, pratik becerilere sahip olan yani neoliberalizmin bize önerdiği gibi daha presentable(sunulabilir) daha çok sunuma yönelik, daha yapan kişi olması gerektiğini sağlıyor. Yani çok açık bir şekilde aslında yeni öğretmeni YÖK 90’ların ortasında öğretmen yetiştirme milli komitesi üzerinden tanımlıyor. Ben bu yönergenin oldukça önemli bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Tamda üzerine konuştuğumuz konuda toplumun aydını, entelektüel kişisi üzerinden, gelen müfredatı hazır alan, kitabı merkezden gönderilmiş bir uygulayıcı yani bir eğitim robotuna dönüştürülen ve aynı şekilde alo 147 ile devletin çeşitli mekanizmaları ile kontrol edilen yani dört bir yanı çevrilmiş bir öğretmen modeline adım adım götüren bir yönerge olduğunu düşünüyorum.’’

 

  • Delicious
  • Facebook
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Twitter
  • RSS Feed

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir